Ana sayfa arrow Makaleler arrow Tarihte "Kırılma Noktası"
powered_by.png, 1 kB
Tarihte "Kırılma Noktası" Yazdır E-Posta
Salı, 09 Eylül 2003
Makale Sayfa Planı
Tarihte "Kırılma Noktası"
Sayfa 2

Eski Dünya'nın (bizim tanıdığımız ve izini bulduğumuz) ilk uygarlıkları, aşağı yukarı İ.Ö dördüncü binyılın sonlarından itibaren biçimlenmeye başladı: Gelişmiş bir kent yapısı; yerleşik ve sistemli bir tarım etkinliği; derinleşmiş ve çeşitliliği artmış bir toplumsal işbölümü (ki mimari, madenciliğin ilk örnekleri ve genel anlamıyla zanaatların gelişimi sağlamıştır bunu); yazının gelişimiyle büyük bir sıçrama yaşamış "kültürel kimlikler" ve otoritenin merkezinde yer alan, kurumsallaşmaya başlamış bir inanç sistemi, bu uygarlıkların "varoluş harcı"ndaki önemli unsurlardı. Ekonomik yapılanma esas olarak tarımsal üretim üzerinde yükseliyordu ve ticaret hareketlenmeye başlamış olsa bile henüz "yerel" bir etkinlik olmanın pek de ötesine geçebilmiş değildi.

Toprak üzerindeki haklar, uygulamada bölgelere göre farklılıklar göstermekle birlikte, tapınak rahiplerinin ve kendisi de Başrahip olan "Kral"ın denetimindeydi ama mülkiyet, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde toprağı işleyene aitti. Tapınaklar ve Krallık, tarım üretiminden büyükçe bir payı kendine ayırmakla birlikte toplumsal yapı içinde sınırları netleşmiş "sosyal sınıflar" oluşumuna sıcak bakmıyordu hiç. Ordu harcamaları ve yerel yönetim giderleri (imar etkinlikleri ve festivaller gibi) toprağı işleyenlerden alınan "katkı" ile karşılanırken, az sayıdaki yönetim görevlisi ve subay dışında, Kral'ın ve rahiplerin iktidarına ortak olacak sınıfsal tabakalaşmalar söz konusu olmuyordu. Bir başka deyişle, bugün ortodoks tarih anlayışının vurguladığı "Köleci Toplum" dinamikleri ufukta bile görülmemişti. Bir "kurum" olarak kölelik, sarayda, tapınaklarda ya da evlerde çalıştırılan hizmetkârların ya da bazen taş ocaklarında çalıştırılan esir alınmış "yaban kabile" üyelerinin ötesine uzanmıyordu; dolayısıyla, ülke halkının bir sınıfsal farklılaşma içinde "köleler ve köle sahipleri" gibi bir ayrışma yaşaması, hele tarımsal üretimin merkezine köle emeğinin yerleşmesi gibi bir durum söz konusu değildi. İşte İ.Ö 3100 dolayında ortaya çıkan Mısır, Sümer, Harappa ve Minos gibi, Eski Dünya'nın başlıca öncü uygarlıkları, böyle bir tablo çiziyorlardı tarihin söz konusu evresinde.

Uygarlık tarihinin bu ilk evresinde, "devletin hegemonya araçları" sanıldığı gibi despotik bir askeri/polisiye örgütlenmeye değil, tapınak rahiplerinin sahip olduğu "gizemli evrensel bilgi"ye ve bu bilginin kitlelere sunuluş biçimi olan "din"lere yaslanıyordu. Rahip, "bilinmeyeni bilen"di; göklerdeki yıldızların hareketini, zamanın akışının ölçülmesini, mevsimlerin dönüşümünü yalnızca o anlar ve o izlerdi. Bunu, "Tanrısal" bir bilgelikle yürüttüğü düşünüldüğü için, tarihin ilk dönemlerinden itibaren rahiplere hem saygı duyulmuş, hem de onlardan korkulmuştu. Tarımı bilen; ekim ve hasat zamanını doğru planlayan; hava durumu ve yağmurlar, nehir taşkınları hakkında "önceden haber veren" bu insanların, toplumsal örgütlenmenin merkezine yerleşmelerine kim itiraz edebilirdi ki? Söyledikleri her şey gerçek çıkıyor; yaptıkları her uyarı doğrulanıyordu. O halde "otorite", rahibe ait olacaktı. Başlangıçtan itibaren "Kral" dediğimiz yöneticiler, sanılanın aksine "kahraman askerler"den değil, "bilge rahipler"den çıktı. Yönetim kademelerini, daha alt düzeydeki diğer rahipler oluştururken "Kraliyet Sarayı" da, aslında "gözlemevi" işlevi gören ama halka "ritüel merkezi" olarak sunulan tapınaklar olacaktı.

"Egemen Sınıf" genişliyor

Aşağı yukarı bin yıl kadar sonra, İ.Ö ikinci binyılın başlarına gelindiğinde, hemen bütün büyük uygarlıklarda kaçınılmaz yönetsel dönüşümler yaşanmaya başladı: Güvenli kentler ve teknolojik gelişim ölümleri azaltıp ömürleri uzatıyor, dolayısıyla da ciddi bir nüfus artışı ortaya çıkıyordu. Büyük krallıklar, artık eskisi gibi bir "merkez kent" ve onun çevresinde dağınık biçimde bulunup himayesi altında yaşayan birkaç küçük kasabadan oluşmuyordu: Çok sayıda yerleşim yeri ortaya çıkmıştı ve buralarda da hem tarımsal üretim gelişiyor, hem zanaat etkinlikleri çeşitleniyordu. Bu durum, doğal olarak ticareti de hatırı sayılır biçimde hızlandırmış ve ekonomiye göreceli bir canlanma getirmişti. Diğer yandan, ilk büyük uygarlıklar "kendi topraklarını tanıma ve koruma" sürecini çoktan geride bırakmış; etkinlik alanını coğrafi olarak geliştirme düşleri peşinde koşmaya başlamıştı. Artık askeri seferler yakın çevreyle sınırlı kalmıyor, komşu kent-devletleri ya da küçük bağımsız yerleşim birimleri zaptedilerek "fetihler çağı" başlatılıyordu. Savaşı sık yaşanır bir olgu haline getiren bu dönüşüm hem savaş esirlerini köleleştirerek "ekstra bedava emek" sağlıyordu yöneticilere, hem de çevre kent-devletlerin sahip olduğu kaynak ve zenginliklere "ticaret dışı" yöntemlerle sahip olma açgözlülüğüne kapı açıyordu. Bu dönüşüm, büyük imparatorluklarda "hegemonya mekanizmasını" ve devletin temel yapısını ciddi değişimlere zorluyordu: Devlet şemsiyesi altına dahil edilen yeni yerleşim birimlerinde, "yerel yönetim ofisleri" kurma gereği ortaya çıkmıştı ve bu durum, iktidar sahibi Tapınak Rahipleri'ne ek olarak, yeni bir katmanı, "bürokrasi"yi ortaya çıkarıyordu. Diğer yandan askeri seferler nedeniyle komutanların önemi ve ağırlığı artmaya başlıyor; yeni ele geçirilen bölgelerde onlara toprak hediye ediliyor; savaş esirleri de bu toprağı işleyecek kölelere dönüştürülüyordu.

Mısır, Mezopotamya ve Yakındoğu'nun tamamında eşzamanlı olarak başlayan bu dönüşüm, "Köleci Devlet" şablonunun ilk prototiplerini ortaya çıkarmıştı çıkarmasına ama hegemonyanın paylaşılması, yeni yönetsel sorunları da beraberinde getirmişti: Merkezi yönetim hatırı sayılır biçimde zayıflıyor; başkentlere uzak yerlerdeki yerleşimlerin yerel yöneticileri ve bürokrasileri palazlanıp güç kazanıyordu. Çok sayıda farklı "tapınak erbabı" ortaya çıkıyordu imparatorlukların sınırları içinde ve bunlar arasında bir egemenlik yarışı yaşanıyordu.

Mezopotamya'da bu dönüşümün liderlerinden biri, Akat Kralı "Büyük Sargon" olmuştu. Sargon (ya da Akatçadaki söylenişiyle "Şarru-Kin", yani "adil kral") kalabalık göç hareketleri sonrasında çözülmeye başlayan Sümer uygarlığının kültürel mirasını almış ve Sami topluluğuna maletmişti; dahası, "yayılmacı" hükümdarların da ilk örneğiydi bölgede ve Akat İmparatorluğu'nu Yakındoğu'nun en etkili gücü haline getirdi. Ne var ki bürokratik genişleme ve bunun sonucunda merkezi yönetimin hem iktidar gücü hem de ekonomik olarak zayıflaması, torunu Naram-Sin'den itibaren (İ.Ö 2200) bu güçlü devleti de sarsmaya başlayacaktı. Tıpkı bir köpekbalığının yüzmeye devam etmesi için enerji kazanmaya ve bu amaçla yoluna çıkan her canlıyı yutmaya zorunlu olması gibi, Naram-Sin de yeni ortaya çıkan "emperyal devlet"in varlığını korumak ve artan masraflarını karşılayacak ekonomik güce ulaşmak için "savaş ve fetih hareketlerini süreklileştirmek" durumunda olduğunu ilk fark eden hükümdarlardandı. Suriye'ye dek çıktı, Ebla kentini ele geçirip yağmaladı ve kendine bağladı; ardından Kenan dolaylarına yürüdü, önüne çıkan her yerleşim birimini yuttu. Ama bütün bunlar, büyüdükçe hantallaşan imparatorluğun çürümesini engellemeye yetmedi. Artık Başrahip-Kral ve tapınak ileri gelenlerinden oluşan basit bir iktidar çekirdeği değil, yerel yöneticileri, bürokrasisi ve askeri/polisiye gücüyle çok daha genişlemiş bir "egemen sınıf" söz konusuydu ve "iktidar nimetleri" bu sınıfın her kademesini doyuracak biçimde yeniden düzenlenmeliydi. Ama nasıl?



Copyright © 2003 - 2004 Burak Eldem - Bütün hakları saklıdır. Bu sitedeki yazılar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Mambo içerik yönetimi yazılımı (v. 4.5.2.1) ile hazırlanmıştır ve asys1.net tarafından host edilmektedir.

Copyright 2000 - 2004 Miro International Pty Ltd. All rights reserved.
Mambo is Free Software released under the GNU/GPL License.