|
Sayfa 1 Toplam: 2 Bush yönetimi Kongre'den geçen yıl 87 milyar dolarlık ek savunma bütçesi onayını aldıktan sonra mutlu olmuş ve 2005 başlarına dek Irak'taki operasyonla ilgili ek kaynağa ihtiyaç duyulmayacağını bildirmişti. Ne var ki, evdeki hesap çarşıya bir türlü uymuyor; hele söz konusu operasyon "Preemptive War" gibi amaçları ve seyri belirsiz bir serüvenin parçası olarak tasarlanmışsa.
Washington Post'un popüler yazarlarından Jonathan Weisman'ın söylediklerine göre, Irak'ta son iki aydır yaşanan "direniş yoğunluğu" işin mali boyutunu da ciddi biçimde değiştirmiş. "Irak'taki yoğun çatışmalar askeri donanımı yiyip bitirirken, parayı da beklenmedik bir hızla tüketiyor" diyor Weisman; ve ekliyor: "Yeni bütçe desteğine ihtiyaç var." Ordu kaynaklarından yükselen seslere bakılırsa, yalnızca şu beş aylık dönem için gereksinim duyulan ek kaynak 10 milyar doları aşıyor.
Irak'taki savaşın bir yıllık serüvenine göz attığımızda, Müttefikler'in büyük bir kararlılık ve ısrarla dünyaya sundukları "operasyon amaçları"ndan ikisine bir şekilde ulaşıldığını görüyoruz. Ne diyordu Bush ve Blair? "Irak'ta kitle imha silahları var, bunları yok edecek ve bölge barışını güvence altına alacağız. Bu hedefin yerine getirilmesi için de kaçınılmaz hale gelen bir yönetim değişikliğini gerçekleştirip, Saddam Hüseyin'i iktidardan indireceğiz."
Irak'ta kitle imha silahları falan olmadığı daha savaştan altı ay önce net biçimde anlaşılmıştı ya, yine de bu bahane en azından Müttefikler için geçerliliğini korudu. Mayıs 2003'te ABD ve Birleşik Krallık sözcüleri Irak'ta duruma bütünüyle hakim olduklarını ve savaşın bittiğini açıkladıklarında, ülkenin hiçbir yerinde ciddiye alınacak bir kitle imha silahı "kırıntısı" bile olmadığı iyice açığa çıktı. Müttefikler bunu, "Preemptive War" mantığı dahilinde, "testi kırılmadan müdahale etmeyi başarmak" biçiminde sunmayı yeğlediler. Yani söz konusu silahlara hiçbir yerde rastlanmamıştı ama bu operasyonla, yakın gelecekte Saddam'ın böyle bir girişimde bulunması da engellenmişti onların mantığına göre. Dolayısıyla, "ilk amaca" ulaşılmıştı.
İkinci amaç, dünya barışı için bir tehdit oluşturduğuna inanılan Irak liderinin iktidardan indirilmesiydi (ki bu amacın net biçimde dünyaya duyurulması ancak savaşın hemen arifesinde gerçekleşti.) Müttefikler'in bütün o yıldırıcı askeri gücü, "çok tehlikeli" olduğu düşünülen Saddam Hüseyin'in başkentine ve önemli kentlerine yığıldı; binlerce sivil öldürüldü ve yaralandı; kentler harabeye döndü; tarihi kaynaklar yağmalandı; Irak'ın hayat damarları kesildi. Sonuçta, dünya için büyük tehlike olduğu ve ciddi bir askeri gücü yönettiği öne sürülen Saddam Hüseyin direnmeden başkentinden kaçtı, nihayet saklandığı yerde yakalandı ve ele geçirildi. Yani Müttefikler'in ikinci kritik hedefine de ulaşılmış oldu: Saddam iktidardan indirilmiş, rejim değiştirilmişti.
Şimdi geliyoruz en hassas noktaya: Müttefikler'in gözlüğüyle meseleye baktığımızda, dünya, kitle imha silahlarının tehdidinden kurtulmuş oldu ve Irak'ın "potansiyel tehlike" olarak değerlendirilen devlet başkanı, kurmaylarıyla birlikte iktidardan indirildi, partisi darmadağın edildi. Böylece, "üçüncü amaç" için her şey hazır hale getirilmiş oldu: "Irak'a demokrasi ihraç etmek." Yani Müttefikler için savaş tehditlerini ortadan kaldırmak, terörist girişimlere destek verdiği ileri sürülen bir lideri koltuğundan indirmek yeterli değildi; kendi standartlarına uygun bir "Ortadoğu Modeli" için Irak "pilot bölge" seçilmişti bir anlamda.
Peki neydi bu model? İşte orasını "mainstream" uluslararası politika yaklaşımıyla ve uluslararası medyanın sunuş biçimiyle anlamak mümkün değildi. Bir "düzen ve yeniden yapılanma"dan çok, sömürgecilik döneminden kalma, "askeri denetim altındaki düzensizlik" gibi son derece kaotik bir modeli uygulamaya geçirmişti Müttefikler. Bu modelin bileşenleri de kabaca şunlardı:
1. Kuzey Irak'ta yeni ve farklı bir siyasi yapı devreye sokularak etnik kimlikler kaşınacak; bu bölgede ABD, İngiltere ve İsrail tarafından güdülen politikalara "müttefik" bir siyasi oluşum biçimlendirilecekti. Üstelik Kuzey Irak'ın bu yapısı, Batı'daki Suriye'yi aba altından sopa göstererek hizaya getirmeye yararken, "Koalisyon" içinde görülmek istenen Türkiye'yi de diken üzerinde tutacaktı.
2. Bölgenin güneyinde ezelden beri var olan mezhep ayrılıkları üzerine oynanarak, Şii - Sünni kutuplaşması sağlanacak; kronikleşmesi beklenen iç huzursuzluklar, Müttefik askeri güçlerinin orada yerleşikliğini "meşru" hale getirirken, oluşturulmaya çalışılan "İslam = Potansiyel terörizm" imajının güçlendirilmesine yardımcı olacaktı.
3. ABD'nin "aleni" olarak, ciddi bir askeri varlık biçiminde Ortadoğu'ya yerleşmesi, İsrail'in daha da pervasızlaşmasına, saldırganlaşmasına yol açacaktı. İsrail'in uygulamalarına Filistin, Lübnan ve Mısır kaynaklı reaksiyonlar, Müttefikler tarafından "Ortadoğu Projesi"ni dinamitlemeye çalışan "terörist girişimler" olarak sunulacak ve kısa vadede "yeni, genişletilmiş operasyonlar" için bahane oluşturacaktı.
4. Irak ve Afganistan'da Müttefikler tarafından yaratılıp desteklenen kaotik yapı, İran'daki rejimi de sıkıntılı günlere sürükleyecek; iç karışıklar orta vadede İran'a da ihraç edilerek şu an "kontrol dışı" görülen rejim "ehlileştirilecekti".
Bütün bunlar, ABD'de PNAC tarafından doksanlı yılların sonunda planlanıp desteklenen operasyonun "simgesel ideolojik kodları" için de uygun bir zemin hazırlıyordu aslında: Bütün o seküler zırhın altında, ABD ve İngiltere'nin (hatta kıta Avrupası'nın) "orta sınıf"larına, Evangelist bir mistik yaklaşımın örtülü ipuçları sunuluyordu. Dünyadaki huzur ve güvenliği sağlamak adına, "Mesih'vari" bir büyük operasyon, bir "nihai savaş" başlatılmıştı. "Karşı cephe" ise, söz konusu mesajın yönlendirileceği kişilerin gözünde alabildiğine net bir kimlikle beliriyordu: Terörü destekleyen ve "cihad çağrıları"yla sürekli kargaşaya davet çıkaran Müslümanlar. Bir başka deyişle, Afganistan ve Irak'la başlayan Müttefik operasyonlarında karşı kutup olarak hedef seçilen olgu, bütün o örtülü mesajlarda ve uluslararası medyanın haber sunuş dilinde satır aralarına yerleştiği biçimiyle, İslam ülkeleriydi! "Potansiyel Hiksoslar", bugün Yeni Dünya Düzeni'nin küresel hegemonya ağı için ciddi bir tehdit oluşturmaktan uzak olmakla birlikte, YAKIN DÖNEMDEKİ MUHTEMEL BİR KAOS SIRASINDA "baş ağrısı" yaratabilecek; henüz sisteme entegrasyonu sağlanamamış Müslümanlardan başkası değildi!
|