İnsanoğlu hiçbir zaman "mağaralarda" yaşamadı. Bugün hâlâ konuşma dilinde izlerine rastlanan "mağara adamı" esprisi, yüz yıl öncede kalmış yanlış bilgilerin toplumsal bellekteki kalıntılarından ibaret. Mağaralar, yalnızca ritüeller için kullanılan "kutsal mekân"lar niteliği taşıyordu; çünkü inanç ve anlayışa göre mağara, "
Dünya Anne"nin rahmini simgelemekteydi. Göçebe yaşam boyunca da çoğunlukla toplulukların kadın bilgeleri tarafından yaşatılıp geliştirilen bu şamanik gelenek, günün birinde insanoğlu toprağın nimetlerinden yararlanmayı öğrendiğinde, yerleşik tarım toplumunun "
Ana Tanrıça" kültüne dönüştü.
Sosyolog ve antropologların "
anaerkil toplumsal yapı" (matriarchy) dedikleri de budur, marksist tarihçilerin "
İlkel komünal toplum" adıyla andıkları evre de. Kadın, doğurgan ve yaratıcıydı; besleyici, koruyucu ve şefkatliydi; bilge ve deneyimliydi. Tıpkı, insanoğlunun kozmik annesi olan "
Ana Tanrıça" gibi. Cinsler arasındaki bu farklılaşma ve kadının saygınlığı, yalnızca fiziksel ve anatomik niteliklere değil, vahşi doğa içinde göçebe insan topluluklarının sürdürdüğü zor ve yıpratıcı varoluş mücadelesinin sonuçlarına da bağlıydı. Erkekler, kaba güç gerektiren işlere yoğunlaşırken, topluluğun kadınları hem geçici yerleşim yerini çekip çevirmekle uğraşıyor, hem de doğayı ve gökyüzünü gözlemleyerek gündelik deneyimlerle gelen bilgiden sonuçlar çıkarmaya, ilk "tümevarım" örneklerini yaratmaya başlıyordu. Günün birinde, yaban meyvelerini toplayan eller, "tohumun gücü"nün farkına vardığında, insanoğlunun yaşamı da dramatik biçimde değişti. Doğurgan bedenin sahibi anneler, "
kozmik anne"nin en büyük armağanıyla ilgili sırrı keşfetmiş ve toprağın doğurganlığından yararlanmanın yolunu bulmuştu.
Neolitik dönemin ilk büyük tarım yerleşimleri, kadının bilgiye ve gözlemciliğe eğiliminin sonucu olduğu kadar, "Tanrıça'nın armağanı" olarak da görüldü insan toplulukları tarafından. Ortaya çıkan sonuç, yaşamın kalitesinin radikal biçimde yükselişiydi ve "bilgi birikimini" ortak çıkarlar için kullanmayı başaran kadınlar tarafından yaratılmıştı. Neolitik dönem boyunca insanlar binlerce yıl, kolektif çabayla yürütülen çalışmaların karşılığını, ortaklaşa almayı; emeği ve hasadı paylaşmayı; yetenek ve becerilere göre yapılmış işbölümünü öğrendiler. Bu süre içinde bilgi birikiminin yükseltilmesi, bilginin sınıflanıp korunması ve yaşanan deneyimlerin kayıtlarının tutulması, "
Ana Tanrıça" himayesinde, toplumun bilge kadınlarınca yürütüldü ve kuşaktan kuşağa, üstüne yeni deneyimler katılarak aktarıldı. Sınıfların, iktidarın ve hegemonyanın olmadığı; savaşsız ve paylaşımcı bir "
Altın Çağ" yaşadılar. Ta ki, birileri "ürün fazlası"na çalışmadan el koyup, "kaba güç ve şiddet" yardımıyla bireysel zenginliğe ulaşma hırslarını gerçekleştirmeye başlayıncaya kadar.
Ataerkil ilişkilerin topluma egemen olmasıyla eşzamanlı gerçekleşen, beş belirleyici değişim var:
- Sınıflı toplumun ve eşitsizliğin doğuşu
- Şiddet ve kaba güçle birlikte savaşların değişmez bir unsur olarak insanlık tarihine eklemlenmesi, "ordu ve askerlik" kavramlarının yüceltilmesi
- Koruyucu, şefkatli, besleyen ve gözeten "Ana Tanrıça"nın yerini öfkeli, cezalandıran, otoriter eril "Fırtına Tanrıları"nın alması
- Kadınların toplumsal statüsünün hızla düşmeye başlaması
- "Bilginin mülkiyeti"nin el değiştirmeye başlaması ve tapınak yönetiminin erkek "ruhban" gruplarınca gasp edilişi
Bütün bunlar elbette bir anda, durup dururken ortaya çıkmadı ve uygarlığın yolunu değiştiren kavşak noktalarında sosyal değişimler kadar, "doğanın tarihi"ne bağlı sarsıcı olgular da rol oynadı. Her şeyden önce, evrenin ve doğanın sanıldığı kadar "kusursuz bir uyum" sergileyen "dikensiz gül bahçesi" olmadığı; seyrek aralıklarla da gerçekleşse, yaşanan sıradışı ve korkutucu maddi olguların etkisiyle, "şiddet ve öfke"nin evrensel yapıda da var olduğu düşüncesi ağırlık kazanmaya başladı.
Çoğunlukla "göksel kaynaklı" işaretlerle başlayan büyük çaplı zincirleme afetlerin, neden oldukları "kaos"lar aracılığıyla, toplumların sosyoekonomik ve siyasi yapılarını etkilediklerinden "
2012: Marduk'la Randevu"da söz etmiştim. Ama bu afetlerin tetiklediği değişim etkisi, yalnızca görülebilir maddi düzende değil, insanoğlunun "düşünce iklimi"nde de bütün çarpıcılığıyla ortaya çıktı. Evren "sevecen ve şefkatli" Ana Tanrıça'nın dışında, öfkeli, acımasız ve cezalandırıcı bir "eril gücü" de bünyesinde barındırıyordu; fiziksel üstünlüğü, şiddeti ve savaşı, "kabul edilebilir", "saygı duyulası" ve "yüce" kılan bir ilahi güçtü bu. Varlığına "göksel düzeyde" tanık olunup tapınılan gücün, toplumsal ilişkilerdeki karşılığıysa, ataerkil düzenin erkeğin fiziksel gücüne dayalı hiyerarşik yapısı ve sınıfların varlığına dayalı toplumsal düzeniydi. Eşitlik, paylaşım ve dayanışma bitmişti artık: Doğa ve evren bile fiziksel gücüyle her şeyi yerle bir etmiyor muydu?
İlk büyük krallıklar, İ.Ö 3100 dolaylarında, bu ilkeler ve düşünce üzerinde biçimlenip ortaya çıkmaya başlarken, eski düzenin bilgeleri ve savunucuları (çoğunlukla kadınlar) birden pes edip geriye çekilmediler elbette. Değişim, ağır ama kararlı adımlarla sürdü. İ.Ö 1650 sonrasındaki büyük doğal afetler sırasında ortaya çıkan siyasi kaos ve "karanlık çağ" ise, ataerkil krallıkları "despotik imparatorluklar" haline gelmeye itecek kritik bir "kırılma noktası"nı oluşturuyordu. Bu tarihten itibaren biçimsel olarak zaten çoktan ortaya çıkmış olan sınıflı toplum yapıları, "iktidar terörü" ve dinsel baskılardan güç alan "köleci toplumsal düzeni" kalıcı kılacak ve uygarlığın rotası kesin olarak değişecekti.
Ancak, bin yılı aşkın bir süre boyunca kabuğuna çekilerek varlığını korumaya çalışan bir kadim gelenek, elindeki binlerce yıllık bilgi birikiminin kayıtlarından oluşan "
bilgelik kitapları"na yaslanarak, İ.Ö 1500'den itibaren bir ideali yaşama geçirmek için ilk adımları atmaya karar veriyordu. Atalarının yaşadığına inandıkları bir "
Altın Çağ" ütopyasını, yani anaerkil neolitik toplumun eşitlik, özgürlük ve "bilinç aydınlanması"na dayalı barışçı düzenini geri getirme ütopyasıydı bu. Zarar görmemek ve şiddete maruz kalmamak için gizlilik altında, kapalı bir örgütlenmeyle yaşatılacak olan bu ideal, Anadolu'da gücünü ve etkisini sürdüren "
Ana Tanrıça" kültünün rahibeleri olan bir bilge kadınlar grubu tarafından sahiplenildi; ama kısa süre içinde cinsiyet ayrımı olmaksızın "Altın Çağ"ı geri getirmeye adanmış, kadınlı erkekli bir örgütsel yapı yaratıldı. En büyük dayanakları ve güvenceleri, büyük bir dikkat ve duyarlılıkla egemen iktidarlardan sakladıkları, yetkin rahibeler dışında kimsenin erişemediği, ellerindeki "
bilgelik kitapları"ydı: Dünyanın, evrenin ve insan uygarlığının tarihiyle ilgili "büyük gizemleri" ve binyıllarca geriye giden çok önemli kayıtları içeren, çoğu kişinin "kayıp" gözüyle baktığı kitaplar.
"
Fraternis", işte bu "gizem kitapları"nın ve onu sahiplenen geleneğin, son üç bin beş yüz yıla yayılan; dağınık, değişken ama bir biçimde kesintisizliğe sahip, şaşırtıcı ve çarpıcı serüveninin izlerini sürüyor. Tanrıça rahibelerinden, "
Sibyl" adı verilen "militan kâhin"lere; ünlü düşünür ve bilim adamı
Pythagoras'tan, Roma Cumhuriyeti'nin ardındaki "strateji uzmanları"na;
Eleusis Gizemciliği'nden
Mithra lobilerine;
Cathar'lardan
Tapınak Şövalyeleri'ne,
Gül-Haç'a ve nihayet
Masonluğa dek uzanan ve sonuçta on dokuzuncu yüzyıl başlarında "ideale ihanet" ettikten sonra yozlaşıp içeriğini yitiren, tarihin en uzun soluklu "misyon kültü"nün hikâyesini anlatıyor.
Birçok yönüyle "
Fraternis", devrimlerin ve dönüşümlerin, Aydınlanma ideallerinin, kadınların bin yıllara yayılmış mücadelesinin, "evrensel gizemlerin" sahip olduğu büyük gücün, baskıya ve yobazlığa insan aklının direnişinin, eşitlik ve dayanışma ülküsünün de tarihini oluşturuyor. On dokuzuncu yüzyılın büyük burjuva devrimlerinin sonrasında, keskin bir "U-dönüşü" ile ideal ve hedefleri terk edip kapitalizme teslim olan; ihanetiyle bugünün "
Yeni Dünya Düzeni" adlı global diktatörlüğünün yolunu açan; aşınmış, yozlaşmış ve yorgun bir misyonun öyküsü.
"
2012: Marduk'la Randevu", uygarlık tarihinde doğanın, evrenin, "göklerin" geçirdiği dönüşüm ve izlediği döngülerin gözardı edilmiş önemine dikkat çekiyor; günümüzü ve yakın gelecekte yaşanması beklenenleri kavrayabilmek için, izleri "eski bilgelik" içinde görülebilen evrensel bilgiyi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğinin altını çiziyordu.
"
Fraternis", bir adım daha ileri gidip, İ.Ö. 1650 sonrasındaki
Marduk geçişini izleyen dönemde toplumsal ve siyasi tarihin nasıl süreçler yaşadığını ve "bilgiye sahip olanlar"ın geçirdiği çok aşamalı değişimi mercek altına alıyor. Birinci soru, "Tarihte neler oldu?"ydu; ikinci soruysa, "Peki bugüne nasıl geldik ve şimdi neler olması beklenebilir?"
"
Kayıp Kitaplar", hepimizin bilmesi gerekenleri, dünya ve insanlıkla ilgili ortak bir birikimi ve kritik verileri içeriyordu. "Kadim misyon"un izleyicileri bu kitapları ve bilgileri koruyup onları kullanarak, dünyayı değiştirmeye çalıştılar ama başaramayıp çözüldüler. "
Kardeşlik", egemen gücün içinde eriyip onun bir parçasına dönüştü.
Yeni bir döneme giriyoruz. Önümüzdeki on yıl içinde dünyanın çehresi, radikal biçimde değişecek. Sağduyulu, akılcı, özgürlük ve eşitlikten, barıştan yana olanların, ayaklarını sağlam basmaları ve "farkındalık" geliştirmeleri gereken bir döneme giriyoruz. "
Kayıp Kitaplar"daki bilgiyi yeniden elde etmek ve herkes için erişilebilir kılmak, her zamankinden daha büyük önem ve değer taşıyor. Dünyayı iyice pençelerinin arasına alıp kıpırdayamaz hale getirmek isteyen uluslararası finans-kapital diktatörlüğüne direnebilmenin vazgeçilmez koşulu, "bilmek ve farkında olmak".
"
Fraternis"in bu anlamda, günümüzün açık fikirli insanlarına -ve özellikle doğalarında var olan güçlü sezgi ve analiz yeteneğiyle gerçekleri algılamaya görece biz erkeklerden daha yatkın olan kadınlara- katkıda bulunmasını umuyorum.